Kullanıcı girişi
Ara
Genel
Atatürk'ün Kripto Mesajları Çözülüyor...

Son yıllarda Atatürk’ün vasiyeti ile ilgili çeşitli spekülasyonlar yapılmaktadır. Vasiyet, “çok gizli kasalarda saklanmaktadır” türünden bir çok olur olmaz şeyler anlatılmaktadır.
![]()
“Hürriyet verilmez, o ancak alınır.” Mustafa Kemal Suriye’den gizlice Selanik’e gelir ve güvendiği arkadaşları ile Askeri Rüştiye öğretmenlerinden Hakkı Baha’nın evinde bir toplantı gerçekleştirir. 1906 yılında Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin Selanik Şubesini kurmayı amaçlayan Mustafa Kemal, toplantıda vatanın tehlikede olduğunu tekrar vurgular ve arkadaşlarını vatanı kurtarmak için göreve çağırır. Mustafa Kemal uzunca bir konuşma yaptıktan sonra sesi yankılanırken Ömer Naci ayağa kalkarak şu sözleri söyler:
“Mustafa Kemal arkandayız, seni takip edeceğiz. Ölümler, cellatlar ve işkenceler bile bizi bu kararımızdan çeviremeyecektir. Hürriyet verilmez, o ancak alınır.”1
***
Bizlere “yaşama hakkı” tanımak istemeyen sömürgeci ve barbar devletler, bu olaydan 16 yıl sonra eşi görülmemiş bir kurtuluş mücadelesine tanık oldular. Yıllarca savaşmaktan bitkin düşen halkımız, her türlü kötülüğe ve fenalığa karşı gücünü toplamış ve var olma savaşını gerçekleştirmişti. Bu büyük zaferin ardından ne yapacağını şaşıran sömürgeci devletler, kendilerine ekonomik yönden tamamen bağımlı olan Türkiye’nin, bu konuda yine kendilerinin kapısını çalacağını ve bu sayede istediklerini yeni Türkiye’ye kabul ettirebileceklerini düşünmekteydiler. Ancak Türk halkı bağımsızlığını kazanmakta gösterdiği direnci, uygarlık yolunda da göstermeye Mustafa Kemal’in önderliğinde karar vermişti.
Önce saltanatın yerine, cumhuriyet ilan edildi. Ardından hilafet makamı kaldırıldı. Devrimler arka arkaya geldi. Türk Halkı sonsuz güven duyduğu Mustafa Kemal’in önderliğinde bir mucize gerçekleştirdi. Gerçekleşen devrimler ile Türk Milleti adeta kabuk değiştirdi. Pek çok ulusun uzun yıllarda gerçekleştirebileceği atılımlar 15 yıl gibi kısa bir sürede gerçekleşti. Ancak bu mucize Mustafa Kemal’in hayata erken vedası ile sona erdi. Türk Halkı, unutmayacağı büyük önderini kaybetti.
Devrim yıllarında dış destekli gerici ve bölücü güçler yeraltına sinmek zorunda kalmıştı. Yeraltına çekilen iç ve dış düşmanlar Atatürk’ün ölümüyle yeniden sahneye çıkma fırsatı buldu. 1938 yılından sonra gelen hükümetler ne yazık ki dirençli ve devingen bir politika izleyemediler. Cumhuriyet Dönemi dış politikasında daha önce yapılmamış hatalar yapıldı. Atatürk’ün ölümüyle yer altına çekilen gerici faaliyetler de gün yüzüne çıktı. Dış destekli gerici karşı çıkış, çok partili sisteme geçilmesi ile gelen demokratikleşme(!) hareketi ile gücünü daha da arttırdı.
***
Sömürgeci ve barbar devletler; yeniden bağımlı, özgür olmayan ve kendine yaşama hakkı tanınmayan bir Türkiye oluşturmak için günümüze kadar büyük çaba harcadılar. Bu çabalar hepimizin gözleriyle görebileceği çıplaklıktadır. Güçlü bir Türkiye onların emperyalist ve kapitalist düzenlerine engel oluşturuyor, kararlılığı ile mazlum devletlere umut ışığı saçıyordu. Bu nedenle Türkiye’nin bölünmesi ve parçalanması için ne gerekiyorsa yapmalıydılar.
***
Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze, çeşitli dönemlerde dış destekli bölücü ve gerici hareketlerin tehdidi altında yaşadık. Dış güçler tarafından potansiyel(gizil güç) tehlike olarak görülen Türkiye, gerçekleştirdiği atılımlar ve jeopolitik konumu itibariyle her zaman gözlerin üstünde olduğu bir ülke olma durumunu sürdürdü. Yaşam hakkı elinden alınmak istenen Türk halkının, geçen zaman içinde kafası karışık ve düşüncesiz bırakılması düşünüldü.
Kafa karışıklığı yaratmak dış güçler için çok önemli bir oyundur. Öncelikle rahat adım atmak istedikleri ülkelerde ve bölgelerde bir kargaşa ortamı yaratılır. Bu ortamın yaratılmasında her türlü hile ve saldırı mübah sayılır. Geçmişten gelen ve henüz etkisini yitirmemiş olan toplumsal sorunlar gündeme getirilir. Etnik, dinsel ve mezhepsel sorunlar kaşınır. Çeşitli kutuplaşmalar gündeme getirilir. Sonra bu karmaşa ortamından yararlanılarak kamuoyunun fark edemeyeceği anlarda, gerçekleştirmek istedikleri planlar yürürlüğe konulur.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu andan itibaren (özellikle de Gazi Paşa’nın ölümünden sonra) toplumsal gerilimlerin odak noktasında yer aldı. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında ortaya atılan ve desteklenen sağ-sol kutuplaşması sonucunda, vatandaşlarımız nedenini bugün bile tam olarak anlayamadıkları bir biçimde birbirilerini öldürdüler. Aynı silahla sabah bir sağcı, akşam bir solcu öldürüldü. Bu kutuplaşmanın yanı sıra yeni ve yapay kutuplar egemen güçler tarafından ortaya atıldı. Türkiye geçen zaman içinde hem toplumsal, hem etnik, hem dini, hem de siyasi bir kutuplaşmanın ortasına doğru hızla çekildi. Bununla beraber kültürümüz büyük bir yıkıma uğratılarak, Batı kültürü bizlere aşılanmaya başlandı.
Bugün de bu yıkımın uzantıları hızla devam etmekte; Türkiye bir kargaşa ortamına doğru hızla sürüklenmekte, düşüncesiz bırakılmakta ve kültürel boşluğa itilmeye zorlanmaktadır.
Günümüz dünyasında bu tür olayların şiddeti her zaman farklı açılardan gelişim gösterse de kutuplaşmalar ve kavram karmaşaları sürekli yaşanmaktadır. Laiklik, dindarlık, devrimcilik, milliyetçilik, demokrasi, ulusalcılık, ikinci cumhuriyetçilik, yeni-Osmanlıcılık, Kemalizm, Atatürkçülük, Türkçülük… Pek değişen bir şey yok! Sürekli olarak bilgi(!) kirliliği bizlere dayatılıyor. Anlamları çarpıtılan bu kavramlar ile boğuşmaktan gözlerimiz olayların gerçek boyutunu ne yazık ki göremiyor. Bazen hangi görüşte olduğumuza bile kavramlar çerçevesinde karar veremiyoruz. Bilgi kirliliği, kavram karmaşası ve kültürel yozlaşma ile insanlarımız düşünemez ve üretemez hale getiriliyor.
1) DÜNYA TARİHİNDE DİN İSTİSMARI
1923’ten günümüze kadar ülke olarak pek çok toplumsal sorunla karşı karşıya kaldık. Bu toplumsal sorunların temeline baktığımızda çoğunluk ile dış destekli unsurları karşımızda buluruz. Bununla birlikte Türkiye’nin gerek bulunduğu konum itibari ile gerek ise tarihte bıraktığı derin etkiler sebebi ile sürekli olarak dış güçlerin hedef tahtasında yer aldığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla Türkiye’nin geçmişte yarattığı ve gelecekte yaratacağı etki, dış güçler tarafından her zaman bir tehdit olarak algılandı. Türkiye’yi etkisiz bırakmak düşüncesi ile hareket eden dış güçler, ülkemizi toplumsal, siyasal ve kültürel bir kıskacın içine çekmeyi başardılar.
Bu kıskaçlardan bir tanesi, belki de en önemli olanı “din istismarı” konusudur. Din her şeyden önce bir inançtır. Dinin toplum ve kişi hayatındaki etkisi ve yönlendirici boyutu insanlık tarihi boyunca hep istismar ve çıkar aracı olarak görülmüş ve kullanılmıştır. Dinin istismar edilerek çıkar elde etme aracı olarak kullanılması pek çok ülkenin, uygarlığın ve devletin başlıca sorunu olmuştur. Günümüz dünyasında din istismarının hangi boyutta yer aldığına bakmadan önce, din istismarı konusunun geçmişteki yansımalarına bakmamızda yarar var.
Ortaçağ Avrupa’sında Kilise ve Din
Karanlık çağ olarak nitelendirilen Ortaçağ Avrupa’sında kilise; sadece ibadetten değil; kişinin güncel yaşamından düşüncesine, sanatından eğitimine kadar her alanda yönlendirici ve baskıcı bir işleve sahip olmuştur. Toprak egemeni, siyasi ve ekonomik gücü yüksek olan kilise, Hıristiyanlığı maddi çıkar elde etme aracı olarak kullanıyordu. Bununla birlikte ticaret yapıyor ve vergi topluyordu. Hatta para karşılığı cennetten tapu bile satıyordu.
Endüstri devriminin gerçekleşmesi ile birlikte, kapitalist üretim araçları ve oluşan yeni kurumlar kilisenin baskıcı uygulamaları ile çelişiyordu. Kilise ekonomik çıkar elde etme amacıyla dini kullanıyor ve insanları eğitimsiz bırakarak geniş bir geri kalmışlık sergiliyordu. Bu olay kapitalizmin gelişimi önünde büyük bir engel oluşturdu. Kapitalizm kiliseyi ekonomi, siyaset ve eğitim alanı başta olmak üzere pek çok alandan uzaklaştırdı. Yeni düzenle birlikte hızlı bir gelişim sağlanmış, insan hak ve özgürlükleri gündeme gelmişti. Din ve vicdan özgürlüğü ise hızla gelişti.
ABD’nin kuruluşunda ilan edilen Virginia İnsan Hakları Bildirisinde vicdan özgürlüğü vurgusu yapıldı. Bu bildiriden kısa bir süre sonra Fransız ihtilali patlak verdi. Yayımlanan insan hakları bildirisinde şu ifadelere yer verildi.
“Hiç kimse, dini bile olsa kanılarından ötürü rahatsız edilmemelidir.”2
İslam, Yönetim ve Siyasal İslam
İslam dini hakkında diğer dinlerde de olduğu gibi, geçmişten günümüze sürekli bir tartışma ortamı yaratılmıştır. Bu tartışmaların elbette ki merkezinde din istismarı vardır. Dinin istismar edilmesi sonucunda Müslümanlık hurafeler ile doldurulmuş, aynı Hıristiyanlıkta olduğu gibi pek çok konu din adamlarının tekeline bırakılmıştır.
Diğer dinlerde olduğu gibi İslam dininde de din üzerinden güç ve çıkar elde etmek isteyen kimseler türemiştir. Laiklik ve din istismarı konusunu irdelediğimizden ve de dinin doğru anlaşılarak kişiye özgü bırakılmasını düşündüğümüzden bunu destekleyecek tarihi olayları tüm çıplaklığı ile göz önüne getirmemiz gerekmektedir.
***
Tanrı tarafından apaçık olarak nitelendirilen Kuran, en çok kişinin aklını kullanması gerektiğini vurguluyor. Kitapta açıklama getirilmeyen konularda, olayın kişinin kendi düşüncesine ve isteğine bırakıldığı belirtiliyor. Bu yüzden hüküm içermeyen konular, kişinin özgür iradesine bırakılmalıdır. Toplumu ilgilendiren durumlarda ise, konunun bilimsellik temelinde incelenmesi sağlanmalıdır.
İslam’da istismar edilen önemli konulardan bir tanesi de devlet ve toplum yönetimidir. Tarih boyunca kendi kişisel çıkarlarını ve görüşlerini geçerli kılmak isteyen kişiler ve çevreler, Allah’ı ve dini kullanarak insanlığı yönetmeye çalışmışlardır. Bu tür insanlar elbette ki iğrenç ve fena kimselerdir.
Örneğin kadının cumhurbaşkanı veya başbakan seçilmesini dini hükümlere bağlamaya çalışarak haram kılan bazı çevreler, kadının seçme ve seçilme hakkının olamayacağını belirtmeye gayret göstermişlerdir. Bununla birlikte kadını eve kapatmışlar, eğitim görmesinin dinen sakıncalı olduğu yalanını ortaya atmışlardır. Bu çevreler Kuran’ın getirmediği bir yasağı varmış gibi göstererek, bir toplumun yarısını oluşturan kadını pek çok görevden ve insanlık adına hizmetten mahrum bırakmıştır. Bir başka örnek verecek olursak; kurtuluş savaşımızda padişahın buyruğu ile Şeyhülislam, Yunanlıları Allah’ın ordusu göstermiş ve milli mücadeleyi karalayan fetvalar vermiştir. Pek çok konu tarihte din adına istismar edilmiştir ve günümüzde de edilmeye devam etmektedir. Peki, son dinin yeryüzüne indiği yıllarda uygulanan yönetim biçimi neydi? Devlet insanların hayatında nasıl bir yerdeydi? Şimdi de bu sorulara yanıt bulalım:
İslam dininde eşitlik ve adalet kavramları temeldir. Hz. Muhammed ve ilk Müslümanlar zamanında adalet sağlama; söylendiği gibi din adamlarına verilen bir görev değil, aksine hukuk bilginlerine (müçtehit) verilen bir görevdi. Bununla birlikte o dönemde, adaletli ve eşitlikçi bir biçimde tüm halkın temsil edildiği halk meclisleri oluşturulmuş ve devlet adamları meşveret denilen bu meclislerde devletin geleceğine ve yapısına yönelik kararlar almışlardı.
Devlet adamları zamanla bu kuralları kaldırarak, halife ve padişah benzeri isimler kullanıp baskıcı ve yönlendirici bir yapı oluşturdu. Başa gelen devlet adamları halka zorbalık yaparak, halkın yönetime katılmasını engellediler. Hatta bu padişahlar ve halifeler, Allah’ı ve dini kendi kişisel çıkar ve ihtiraslarına alet ederek sınırı aşıp, kendilerini “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” ilan etmişlerdir.
Maalesef ki, din istismarı ile insanlık sürekli geriye doğru gitmiştir. Bu geri kalmışlığın ve hastalığın üzgünüz ki günümüzde de uygulayıcıları ve istek sahipleri vardır. Bu kişiler dini siyasete alet ederek çıkar umuyorlar. Yirmi birinci yüzyılda bile geniş halk kitleleri siyasi partilerin din istismarına ne yazık ki kanıyor.
3) DİN İSTİSMARININ TÜRK DÜŞÜN HAYATINA GİRİŞİ
Türklerin Yönetim Geleneği ve Din
Türkler, geçmişten bu yana her zaman eşitlik ve adaletin en üst noktada temsil edildiği ender milletlerden bir tanesidir. Tarihte pek çok devlet kurmuş olan Türk Milleti, yönetim anlayışı bakımından gelişkin bir yapıya sahiptir. Bu yapının uzun yıllara dayanan bir temeli vardır.
Göktürklerde halkın doğrudan yönetime katılması ile oluşan toylar(halk meclisleri) vardı. Göktürk toyları tamamen halkın refahı ve mutluluğu için çaba harcardı. Katılımcı demokrasi ile yönetilen halk üzerinde, hiçbir baskı ve yönlendiricilik söz konusu olmuyordu. Türklerin geliştirdiği yönetim biçimi ne Fransız cumhuriyetçiliğine, ne de İngiliz Parlamentarizmine benziyordu. Bu meclislerde tamamen eşitlikçi ve özgürlükçü anlayış hüküm sürüyordu. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk meclisi de yeryüzündeki en demokratik meclisler arasında gösterilebilir. Birinci meclis yönetim anlayışını Göktürk Toylarındaki halkın yönetime katılımından, Anadolu’nun Ahi kardeşliği ve paylaşımcılığından ve de İslam’ın meşveret meclislerindeki danışma geleneğinden alıyordu.
Ayrıca ilk Türk Devletleri dini, hiçbir zaman yönetim ve devlet işlerine katmıyor, bir inanç sömürüsü olarak kullanmıyordu. Yani Eski Türklerde din olması gerektiği gibi tamamen bir inanç meselesi idi. Eski Türklerde din hiçbir zaman bir istismar konusu olarak kullanılmamış, kurulan Türk Devletlerinde dini özgürlükler her zaman en üst derecede yer almıştı.
Türklerde yönetim hep millet içindi. Bunun içindir ki Bilge Kağan Göktürk Yazıtlarında; “Türk Milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım”3 demiştir. Eski Türklerde yönetim anlayışı hiçbir zaman bu durumun aksi tavır sergilemedi.
Hilafet Makamı ve Osmanlı Devleti
Halifelik kurumu yedinci yüzyılda Hz. Muhammed’in vefatı ile birlikte ortaya çıktı. Hayatını kaybeden Hz. Muhammed’in kurduğu devlet başsız kalmış ve devrin Arap büyüklerinden oluşan danışma meclisi, Hz. Ebubekir’i devletin başına geçirmişti. Hz. Ebubekir ile birlikte devletin başına gelen yöneticilere “halife” denildi. Ancak o dönemde halifenin hiçbir dinsel(ruhani) yetkisi yoktu. Halife ve hilafet makamı tamamen siyasi idi. Zamanla devletin başına gelen devlet başkanları hilafeti, kendi kişisel ihtiraslarını gerçekleştirmek ve yetkilerini genişletmek için bir aracı kurum olarak kullandı. On beşinci yüzyıla kadar değişik dönemlerde Araplar arasında gerginlikler yaşandı. Bu yüzyılda hilafet merkezi İstanbul’a taşınmış oldu.
Halifeliğin Osmanlı Devletine geçmesine koşut(paralel) olarak, devletin de çöküş süreci başladı. Osmanlı Devleti, halifeliğin evrenselliğini kullanarak bütün dünya Müslümanları üzerinde etki sahibi olmak için halifeliği bir siyasi makam olarak kullandı. Bunda elbette gerileme sürecini durdurmak amaçlı bir siyasi düşünce vardı. Ayrıca halk üzerinde etkili olmak isteyen padişahlar, bu kurumu, dengeyi ve otoriteyi sağlamak amacıyla da kullandılar.
Hilafet makamında olduğu gibi hurafe ve sömürüler ile dolan din, tamamen bir çıkmaza girdi. Tanrıdan gelene insandan gelenin eklendiği din, çoğunluk ile İslam dininin tebliğlerine aykırı idi. Özünde kolaylık olan ve samimiyet ile maneviyata önem veren Müslümanlık, şekil ve kalıba sığdırılmak istendi. Bu durum gericiliği ortaya çıkararak, Osmanlı Devleti’nin çöküşünde baş etken oldu. Birinci Paylaşım Savaşı ile birlikte Osmanlı Devleti geri kalmış yapısı ile çağa ayak uyduramadı.
4) TÜRKİYE VE DİN İSTİSMARI
Kurtuluş Savaşı sırasında din yine çıkar aracı olarak kullanılmış ve istismar edilmişti. Milli mücadeleyi yok etmek isteyen ve milli mücadeleyi karalama üzerine fetvalar verdirten Padişah Vahdettin, kendi kişisel ihtirasları ve tahtını koruma düşüncesiyle ile birlikte haince bir davranış sergileyerek, kendi çıkarlarını halkının üzerinde görmüştü. Bu sebeple de halifeliği bir güç olarak kullandı. Verilen fetvalar ile Mustafa Kemal ve arkadaşları idama mahkûm edilmiş, milli mücadelenin karalanarak yok edilmesi düşünülmüş ve hatta Yunan orduları İslam’ın ordusu olarak ilan edilmişti.
Cumhuriyet’in kurulması ile birlikte gerici faaliyetlerin üzerine kararlılıkla gidilmiş ve bu faaliyetler önemli ölçüde yok edilmişti. Ancak, bu sanıldığı kadar kolay olmadı. İstismar edilen dinde bilim ve fen konuları günah sayılmış ve eğitimsiz bırakılan halk üzerinde baskı kurulmuştu. Cahil bırakılan halk hurafeler ile dolu olan dini bilgiler ile donatıldı. Böyle bir yapıyı bir anda yok etmek neredeyse mümkün değildi. Mustafa Kemal her işte yaptığı gibi uygulamaları birtakım evrelere ayırıyor ve olayların gelişiminden yararlanıyordu. Bu konuda halk desteğini arkasına alır almaz, etkili bir mücadeleye girişti. Mücadelesini akılcı ve dengeli bir biçimde gerçekleştirdi. İstediğini yaptı ve büyük ölçüde gericilik düşüncesini yok etti. Ancak gericilik düşüncesi tamamen yok edilemedi. Atatürk yaşamı boyunca yeraltına çekilen bu düşüncenin yeniden hortlamasına izin vermedi.
Milli iradenin hâkim olması ile birlikte Mustafa Kemal, dini çıkar aracı olarak kullanan bu düşünceye sahip olan insanları şu şekilde nitelendirdi:
“Din gerekli bir kurumdur. Dinsiz ulusların devamına olanak yoktur. Yalnız şurası da var ki, din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfın din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden maddi yarar sağlayanlar iğrenç kimselerdir.” 4
Atatürklü Yıllar ve Laiklik
Ülkemizde Laiklik kavramı sürekli tartışma konusu olmuştur. Bazı kişiler ve çevreler “kişinin hem laik, hem Müslüman olamayacağı” görüşünü benimsemiş, kimileri ise İslamiyet’in aslında Laik bir din olduğunu söylemiştir.
Bu konuda İslam tarihini iyice araştırdığımızda gerçekleri tüm çıplaklığı ile görebiliyoruz. İçeriğinde en çok apaçık ve inananlara bir mesaj olarak nitelendirilen Kuran, hiçbir şekilde yönetim şekli ve işleyişi konusunda ayrıntı vermez. Kuran’ın hüküm vermediği konularda tercihin bizlerde olduğunu daha önce söylemiştik. Yönetim anlayışı konusu bu yüzden çağın gereklerine uygun bir şekilde açıklanabilir. Ancak temeli çürütülemeyen gerici hareket, Kuran’a aykırı hareket etmeye devam etmiş ve İslam’ın Laiklik ile bağdaşamayacağını öne sürmüştür. Cumhuriyetin kurulduğu yıldan itibaren Türkiye, bu zihniyete karşı sürekli bir mücadele vermiştir. Dış destekli gerici hareketler cumhuriyet döneminde büyük ölçüde ezilmiş ve bu uğurda önemli mücadeleler verilmiştir.
Olayları daha iyi kavrayabilmemiz açısından Laiklik kavramını daha da açmak zorundayız. Laiklik tanımı Türkçeye Latincedeki “halka ait” anlamına gelen laicos sözcüğünden çağrışımla geçmiştir. Laiklik sözcüğü ilk kez 1927 yılında CHP’nin 1. Kurultayında tüzüğe giriyor. 1931 yılında CHP’nin 3. Kurultayında ise ilk kez tanımlanıyor. CHP’nin tüzüğünde yer alan Laiklik hakkındaki maddeye bir göz atalım:
“ Din anlayışı vicdana ilişkin olduğundan parti, din düşüncelerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı, ulusumuzun çağdaş ilerlemede başarılı olmasının başlıca etkeni görür.” 5
Laiklik kavramı Türkiye’de, dünyadaki diğer uygulamalarından farklı olarak ele alınmıştır. Laiklik, salt olarak din ve devlet işlerinin ayrılması olarak kabul edilmemiş, aynı zamanda dinin bir vicdan özgürlüğü olduğu düşüncesini de içinde barındırmıştır. Bunu yukarıdaki tüzük maddesinde de görebiliyoruz. Bu farkladır ki Türkiye’de Laiklik anlayışı diğer ülkelerdeki örneklerinden farklı biçimde yerine oturtulmuştur. Laiklik ilkesi son olarak 13 Şubat 1937 yılında anayasada "Türkiye devleti cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve devrimcidir"6 biçiminde yer almıştır.
Laiklik kavramını apaçık olarak nitelendirilen Kuran ile karşılaştırdığımızda, İslam dininin Laikliği benimsediği düşüncesine varabiliriz.
***
Cumhuriyet’in ilk yıllarında kurulan “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” devrimlere ve ismi konmamış Laikliğe karşı önemli başkaldırılardan bir tanesidir. Nitekim bu parti, Türkiye Cumhuriyet’inde din temelli kurulan bütün partilerde olduğu gibi dış desteğe hemen kavuşmuştu. Londra’da yayımlanan 14 Kasım 1924 tarihli Times Gazetesi Terakkiperver Fırka ile ilgili olarak, “Türkiye’deki İngiliz çıkarlarının korunma umudunun bu partinin başarısına bağlı olduğunu”7 söylüyordu. Daha sonra Atatürk tarafından Fethi Okyar’a kurdurulan “Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın” üzerinden de siyasallaşmaya çalışan gerici unsurlar olmuştu. Bu partilerin kapatılması ile gerici unsurlar gücünü bir ölçüde kaybetmişti. Ardından bu hareketin; tekke ve zaviyelerin kapatılması, eğitimde öğretim birliği, şapka ve giysi devrimi gibi ileri hareketler ile büyük ölçüde önü kesildi. İrticai hareket yeraltına çekilmek zorunda kaldı.
Karşı Devrim
Tam olarak önü kesilemeyen irtica, Atatürk’ün ölümüyle buna çanak tutan iktidarlar tarafından tekrar saklandığı yerden çıktı. Atatürk’ün Nutuk’ta şiddetle eleştirdiği ve ön adlarını İlerici Cumhuriyet olarak koyan Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk takiye8 yapan siyasi partisi olma özelliğini taşıyan “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının” kurucuları Atatürk’ün ölümünün hemen ertesinde 1939 yılında CHP’den milletvekili seçilmişlerdir. Kurtuluş savaşında vatana büyük hizmet eden Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve Rauf Orbay maalesef ki “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” ile bizlere kötü bir hatıra bırakmış, cumhuriyet’e karşı ise büyük bir hata işlemişlerdir.
Atatürk’ün ölümünden günümüze kadar irticai faaliyetleri işlediğimiz yazımızın bu bölümünde Lozan Barış Antlaşmasını imzalayan eşsiz komutanlardan İsmet İnönü, gerici faaliyetleri canlandıracak, yüreklendirecek ve örgütlenmesine katkıda bulunacak bir hamle gerçekleştirir. 16 Şubat 1947 yılında gerçekleşen bu olayı, Çetin Yetkin’in “12 Eylül’de İrtica” adlı kitabından öğrenelim:
“ Okullarda din dersleri okutulması ve dini meslek okulları açılması işini incelemek üzere seçilen parti komisyonu toplantılarına başlamıştır. Komisyonun başkanlığına B. Tahsin Banguoğlu, kâtipliğine de B. Sedat Pek seçilmişlerdir. Cumartesi ve Pazar günü toplantı yapan komisyon şu kanunları ele almıştır:
1) Okulların son sınıflarında ihtiyari olarak din dersleri okutulması,
2) İmam hatip ve vaiz yetiştirmek üzere orta dereceli meslek okulları açılması,
3) Yüksek din adamları yetiştirmek üzere üniversitelerimizde İslam İlahiyat Fakültesi açılması.” 9
Bununla da yetinilmemiş, 1926’da 677 sayılı yasa ile kapatılan tekke ve zaviyeler, “Bugün cehalet sebebiyle yer yer bazı batıl itikatlara rast gelinse bile bunlar artık halkın yolunu şaşırtacak bir tesire sahip değildir” gerekçesiyle, konu TBMM’de 1 Mart 1950’de görüşülerek yeniden açılmıştır. 10
Görüldüğü gibi Atatürk sonrasında gerici faaliyetler, yapılan hatalar ile hızla yükselişe geçmiştir. Çok partili sisteme geçilmesi ile demokratikleşme sürecine girilmiş ve irticai hareket daha da güç kazanmıştır. 12 Eylül 1980 darbesi ile birlikte gerici hareketin ivmesinde büyük bir artış gerçekleşti. Her ne kadar 12 Eylülcüler Atatürkçü ve Laik bir duruş sergiliyoruz deseler de, uygulama da tam tersi davranışlar gerçekleştirdiler.
Sonuç
Türkiye’de din istismarı konusu uzun yıllara dayanan, kanayan bir yaradır. Batı tarafından maddi ve manevi destek sağlanan gerici unsurlar ülkemizde inanılmaz derece de örgütlenmişlerdir. Bugün pek çok cemaat ve tarikat vardır. Bu tarikat ve cemaatlerin pek çoğunun şirketleri, öğrenci yurtları, dershaneleri, özel okulları, üniversiteleri, örgüt evleri vb. vardır. Bu cemaatler aracılığı ile gencecik beyinler yıkanıyor ve istismar edilen din ile tarikat şeyhleri ve cemaat önderleri rahat bir şekilde yaşıyor.
Diğer karmaşık konu ise Laiklik kavramıdır. Bu konuda da tam bir toplumsal anlaşmaya henüz varılamamıştır. Laiklik, laikliği savunduğunu zannedenler ile laiklik düşmanları arasında kalmıştır.
Günümüzde pek çok sözcüğün anlamının bilinçli olarak içinin boşaltıldığı gibi, bugünde Laiklik, Dindarlık, İslam gibi sözcükler farklılaştırılıyor. Bu sayede halk arasında bir anlam karmaşası oluşturuluyor. Bu karmaşa neticesinde laik-dindar kutuplaşması anlamsız bir biçimde gerçekleşiyor. Yeşil Kuşak Projesi kapsamında Türkiye’de İslam’ın özünü kavrayamayarak, İslam’ı siyasallaştırıp bundan menfaat elde eden ve kendisini dindar olarak takdim eden insanlar, bu kutuplaşmanın bir tarafını oluşturmaktadır. Sovyetlere karşı oluşturulan bu bloğun bir kısmı, Sovyetlerin yıkımından sonra yönünü Batıya çevirdi. Bu sebeple Batı’da İslami Fundamentalizm tehdit olarak algılanmaya başlandı. Okun yönünün kendisine çevrildiğini gören Batı, Ilımlı İslam adı altında yeni bir sistem geliştirmeye başladı. İslami öğretilere uygun davranmayan ve dini siyasete dâhil eden İslam cahili köktenci kesim ise, kendisini İslam’ın savunucusu sayıyor ve Batının kışkırtmasıyla Atatürk’e ve Laikliğe cephe alıyordu. İslam’ın özünde Laikliğin olduğunun farkına bile varmadan kendilerini İslamcı olarak sınıflayan kesimin davranışlarının İslam’la alakasının olmadığı açıktır. Cumhuriyetin temel kazanımlarına karşı olan Batı, bu köktencileri çok iyi kullandı ve oluşturacağı kutbun bir tarafına yerleştirdi.
Kutbun bir diğer tarafında ise, Laikliğin özünü kavrayamayan, sözde Atatürkçü ve Laik geçinen diğer bir kesim ise yine Batı’nın amaçları doğrultusunda hareket etti. “Ne kadar cami açılırsa, o kadar meyhane açarak Laikliği savunabiliriz”11 diyecek kadar Laiklik ve İslam cahili olan bu sözde Atatürkçüler, Atatürk’ü ve Laikliği hiçbir şekilde anlayamamıştır.
Son olarak her iki tarafa da söyleyeceğimiz tek bir söz vardır. “Laiklik dinsizlik değildir. Laiklik dinsizlik olmadığı gibi bağnazlıkta değildir.” Laiklik kavramı üzerinden hatalara düşmek ülkemizi çok derin sıkıntıların içerisine doğru çeker. Ülkemiz o kadar dış ve iç tehditle meşgulken bu konuyu en azından kendi içimizde kutuplaştırma yaratmadan çözmemiz gerekmektedir. Bu çözümü ise, gelecek arayışı içinde olan biz gençler çözeceğiz.
Dipnotlar
1) Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (1906–1938), ATAM Yayınları, Baskı Yılı: 2006, Sayfa:1
2) Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi, 26 Ağustos 1789, Paris – 10. Madde
3) Göktürk Yazıtları, Bilge Kağan Yazıtı
4) Türk Devrim Tarihi 3/2, Prof. Dr. Şerafettin Turan, Bilgi Yayınevi, ,1. Baskı, Temmuz 1996, Sayfa 46
5) Prof. Dr. Şerafettin Turan, a.g.e., Sayfa 48
6)http://www.belgenet.com/parti/chpkurultay.html
7) Komitern Belgelerinde Türkiye–3, Kaynak Yayınları, 2. Basım, Sayfa 46–47 akt; Atatürk ve Türk Devrimi, Metin Aydoğan, Umay Yayınları
8) Takiye: Gizleme, olduğundan farklı görünme, TDK Türkçe Sözlük, 10. Baskı, 2005, Sayfa 1891
9) 12 Eylül’de İrtica, Prof. Dr. Çetin Yetkin, Ümit Yayıncılık, 1. Baskı, Ağustos 1994, Sayfa 13
10)TBMM Tutanak Dergisi, C. XXV / 1. Dönem 8, Toplantı 4, Birleşim 57, 1 Mart 1950, Sayfa 177,36 akt; Prof. Dr. Çetin Yetkin, a.g.e. sayfa 13
11) Mankurtlaştırma Süreci, Dr. İkram Çınar, Anı Yayıncılık, Şubat–2006, Sayfa 45
Yararlanılan Kaynaklar
1) 12 Eylül’de İrtica; Prof. Dr. Çetin Yetkin, Ümit Yayıncılık, 1. Baskı, Ağustos 1994
2) Atatürk ve Türk Devrimi; Metin Aydoğan, Umay Yayınları, 4. Baskı, Mart 2006
3) Türk Devrim Tarihi; Prof. Dr. Şerafettin Turan, Bilgi Yayınevi, ,1. Baskı, Temmuz 1996
4) Türk Uygarlığı; Metin Aydoğan, Umay Yayınları, 1. Baskı, Mart 2006
5) Uydurulan Din ve Kuran’daki Din; Kuran Araştırmaları Grubu, İstanbul Yayınevi, 6. Baskı, Ekim 2004
6) Siyasallaştırılan Din-Dinleştirilen Siyaset; İhsan Özkes, Otopsi Yayınevi, 1. Baskı, Eylül 2003
7) Din, Toplum ve Atatürk; Ercüment Demirer, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 2. Baskı, Aralık 1999
KAYNAK: Türkçe Yaşam Dergisi 4. Sayı'da yayımlanmıştır.
Ağ Ortamında Okumak için: http://www.laik.kemalist.org/index.php?news=95