Kullanıcı girişi
Ara
Dil
Değerli Matematikçi Dostlarım, Değerli Konuklar,
İnsanın kimliği bir şeylere ilgi duyup sevmesiyle gelişir.
Elmira Memmedova
Azerbaycan Milli Bilimler Akademisi, Nesimi adına Dilcilik Enstitüsü
“KİTAB – i DEDE KORKUT”un DİLİNDEKİ FİİLİ FRAZELOGİZMLERDE TASTİK İNKARLIĞIN BELİRTİSİ
Deyimler genelde leksik kategori gibi boy gösterdiğinden onlarda uygun söz bölüklerinin leksik ve gramer özellikleri de kendisini belirtmektedir. Fiili deyimler, doğal olarak, uygulanma alanına göre fiillere daha uygundur ve bu açıdan fiillere ait olan belirtiler onlarda da gözlenilir. Yani kelime hazinesi ve gramatikal anlam türleri, onay ve inkar, zamana ve şahısa göre çekim ve s. gibi dilbilimi özelliklerinin hepsini biz fiili frazeloji birleşmelerde – yani deyimlerde de görüyoruz. Hatta frazelojiye – deyimlere ait eserlerin çoğunda dilbilimcileri bu özellikleri adı geçen deyimlerin önemli özellikleri gibi sunuyor, deyimlerin gramer özelliklerinden, hatta onların uygun çekimi anlatırken bu özelliklerden ayrıca konuşulur. Fiilin önemli gramer özelliklerinden biri onun onay ve inkar şekillerine sahip olmasıdır. Onay ve inkarlık öylesine bir üniversal bir biçim ki, bu gramer şekilde olamayan fiil görmek imkansızdır. Fiilin diğer çekimlerine ait olan diğer kategorileri (özellikle sıfat fiilin ve fiilden yapılan sıfatın) farklandırmak için inkarlık konusu çok önemlidir. Yani fiile ait olmayan hiçbir kelime çeşidi olumsuzluk ekini almadığı halde, olumsuzluk ekini almayan fiil de yoktur. Bu bile şu fikri onaylıyor ki, olumsuzluk – inkarlık kategorisi fiil için, onun dil sisteminde yerinin belirlenmesi için büyük önem taşımaktadır. Zaten bu açıdan da fiili deyimlerde olumsuzluk kategorisinin mevcut imkanlarının, kullanım özelliklerinin öğrenilmesi çok gereklidir. Her şeyden önce o yüzden ki, fiili deyimlerde olumsuzluk kategorisi hiç de tam anlamıyla bir kelime olarak fiillerde olan olumsuzlukla üst üste düşmez. Sözsüz ki, bunun çeşitli nedenleri var ve bu nedenler daha çok ekstralingivistik etkenlerle belirlenir.
Bellidir ki, insan her hangi hayat gerçeğine tepkisini çeşitli şekilde belirtir; ona iyi veya kötü yaklaşıma göre onaylaya veya inkar edebilir. Bu yaklaşım sübjektiftir, o objektif değil. Sübjektif yaklaşım farklı olduğu için daha çok tek taraflı anlam taşıyor, yani, her hangi olgu duygusal – tepkisel anlamda olumlu veya olumsuz olabilir. Buysa o demek ki, duygusal anlam gücü ilişkisinin sonucu gibi ortaya çıkan deyimler de olumlu olumsuz yaklaşımı kendisinde yansıtabilir. Bu açıdan da fiili deyimler özeliklere sahiptir ve bu özelliklerin öğrenilmesi halkın düşünce tarzının, gerçek hayat olgularına yaklaşımının ortaya çıkarılmasına yardım edebilir. Yani halkın zekasının ürünü olan, halkın hayata yaklaşımının gerçek belirtisi olan deyimlerde halkın neyi kabullenip kabullenmemesi, neyi onaylaması veya inkar etmesi net olarak kendisini belli eder.
“Kitabi Dede Korkut” Oğuz Türklerinin yaşam, düşümce tarzını ve diğer milli özelliklerini kendisinde yansıtan muazzam bir anıt, dilimizin tarihini, gelişme yolunu izlemek için değerli bir kaynaktır. Bu yüzden de dilin tüm katlarını, o sıradan da onay inkar ifadesinde çeşitli şekillerde kendisini belirtir. İnkarlık kategorisiyle ilişkisine göre yazıtın dilinde olan deyimleri aşağıdaki şekilde sınıflandırıp incelemek olur:
1) Yazıtların dilinde öyle değimler var ki, deyimler var ki, onlar çağdaş dil açısından hem onay, hem de inkarda aktifler. Yazıtın dilindeyse onlara üç biçimde rastlamak mümkündür. Birinci ve daha avantajlı biçim o ki, o deyimler yazıtın dilinde yalnız onaylama biçiminde kullanılır. “Haber getirdi”, “gönül verip”, “beglik verdi”, “gözü gorgdı”, “yola düşdi”, “ögit verdi”, “haber verdi”, “acığı tutdı”, “gözi tutdı”, “selam verdi”, “ganı gaynadı”, “meslehet görerler”, “and içmişem”, “möhlet verdi”, “aradan çıktı”, “aciz galdılar”, “daşa tutdılar”, “meslehet gördiler”, “edavet bağladılar” ve s. deyimler bu türdendir. Örneğin:
1) Evvel yigirmisi vardı, Dirse Hana bu haberi getirdi (5, s.36)
2) Gönül verip sevdiğim , a Dirse Han (5, s.38)
3) Kaferin gözi gorgdı (5, s.44)
4) Böyle digec Garacık çobanın acığı tutdı (5, s.48)
5) Baş indirip, selam verdiler (5, s.53)
6) Eyle olsa, hanım, Beyregin ganı gaynadı (5, s. 54)
7) Meslehet gördiler ki, Dede Gorgut varsun (5, s.55)
Sunulmuş deyimlerin hepsi çağdaş dilimizde hem onay, hem de inkar şeklinde denilebilir ki, aynı kullanım yoğunluğuna sahiptir, oysa yazıtın dilinde bunların her biri birkaç defa onaylama olarak kullanılsa da, bir defa da olsun inkar şekline rastlayamadık. Bu deyimlerin destanın dilinde inkar kullanılmaması onların anlatılan dönem için işlek olmamasından ileri gelmediği düşüncesindeyiz. Herhalde burada bu yazıtın metni bu deyim örneklerinin onay şeklinde kullanılması için ortam sağlamıyor. Bunu onunla kanıtlamak olur ki, önce, gösterilen deyimlerin onay şeklinin kullanım durumu çağdaş dilden faklı değil ve bu aynı derecede inkar formaya da ait edilebilir. Öte yandansa, kullanım sıklığı ve ortamına göre bunlardan bir kadar da farkı olmayan diğer deyimler hem onayda, hem de inkarda kullanılıyor. Demek ki, yukarıdaki deyimler için de ortam olsaydı, ihtiyaç duyulsaydı, kullanılırdı.
2) Deyimlerin bir kısmı bir tek inkar şekline sahiptir. İlk bakışta öyle anlaşılıyor ki, istenilir inkar şeklinin onayı olmalıdır. Kelime olarak fiil için bu fikir doğru; her hangi fiil nominatif olarak olumludur ve istenilir, yani fiilin ilkin şekli olumludur ve istenilir sıfatlarından – önemli gramer özelliklerinden birisi onların olumsuz – inkar şekline sahip olmasıdır. Fakat frazeologizmleri – deyimleri onlarla aynı kılmaz olmaz. İlk olarak, tüm fiili deyimler nominal kelime birimi olarak formalaşmıyor, onların bir kısmı metni deyim niteliği taşıyor. İkincisi, deyimler abartılı birleşmelerdir ve uygun abartılmış anlamın şekillenmesi çeşitli yöntemlerle ortaya çıkar ki, bu zaman fiilin olumsuz şeklinin de özel etkisi vardır. Bu deyimler dilde bir tek olumsuz şekilde oluşur ve bu şekilde de boy gösterir, onların onay şekli yoktur; kararı kalmadı, akına bozuna bakmamak, ağzından düşmemek, ayıp olmasın ve s. deyimler bu türdendir. Çağdaş dilimizde daha geniş sayıda rastladığımız bu tür deyimler “Kitabi Dede Korkut”un dilinde pek kullanışlı olarak dikkatimizi çekmedi. Bunlardan bir tek birincisi (kararı kalmadı) yazıtın dilinde kullanılmış. Örneğin:
Böyle digec anasının kararı kalmadı (5, s.47).
3) Deyimlerin üçüncü grubu da çağdaş dilimizin imkanları açısından hem olumlu, hem de olumsuz şekilde olsa da, yazıtın dilinde onlara bir tek olumsuz şeklinde rastlıyoruz. İkinci gruba ait deyimler yalnız olumsuz şekilde ortaya çıkmışsa, üçüncü grup olumlu – onaylama şeklinde ortaya çıkmış, sonraları metne göre olumsuz şekilde kullanılmış. Bu açıdan üçüncü grup deyimler birinci grup deyimlere uygundur. Bunların her ikisi olumlu ve olumsuz şekilde kullanılma imkanına sahip deyimlerdir ki, birinci grupta şunların olumlu, üçüncü gruptaysa olumsuz şekli kullanılmış. Belirtelim ki, üçüncü grup deyimlere yazıtın dilinde birinciyle kıyaslamada az rastlıyoruz: adı çıkmaz, sofra çekmek, cevap vermedi, sözin sımadı. Örneğin;
Er malına kıymayınca adı çıkmaz (5, s.31).
Oğul atadan görmeyince sofra çekmez (5, s.31).
Böyle digec Derse Han hatununa cevap vermedi (5, s.38).
Oğlan anasının sözin sımadı (5, s. 40).
4) Destanın dilinde kullanılan deyimlerin dördüncü kısmı hem olumlu, hem de olumsuzda dikkat çeker. Bu iki şekle sahip olması bu deyimlerin yoğun şekilde kullanılma özelliklerinden haber verse de, öte yandan da onların kelime olarak fiil gibi istikrarlaşabilme özelliklerini ortaya çıkarır. “Ögit almak”, “bebekleri bitmek”, “kanın almak”, “hoş gelmek”, “and içmek”, “şükür kılmak” deyimlerini şunlara örnek verebiliriz. Örneklerden görüldüğü gibi, bu deyimlerin kelime olarak biçimlenmesi çeşitli gramer şekilleri almasına iyi ortam sağlar. Bu açıdan onların hem olumlu, hem olumsuz olarak kullanılabilmesi doğal olarak algılanmalıdır. Örneğin:
1. Kız anadan görmeyince öğit almaz (5, s.31).
2. Ak sakallı Dede Korkut’tan öğüt aldım (5, s.91)
3. Ol Ayişe, Fatime soyıdır, hanım. Anın bebekleri bitsün (5, s.31).
4. Bunun kibinin, hanım bebekleri bitmesün (5, s. 31).
5. Çoban aydır: “Ağım Kazan, sen evin almağa gedersen, men dahi karındaşım kanın almağa gederem” (5, s.46).
6. …öldise, kanın almayınca Kalın Oğuz eline gelmegim yok! (5, s. 112).
7. Kazan’a bu söz hoş geldi (5, s. 46).
8. Hak Taalla’ya Domrul’un sözi hoş gelmedi (5, s. 79).
9. Menim birligim bilmez, birligüme şükür kılmaz (5, s. 79).
10.Azrail’e nida eyledi kim, çün deli gavat menim birligim bildi, birligüme şükür kıldı… (5, s.81).
Deyimlerin olumlu ve olumsuz şekilde bu türlü renk renk kullanım özelliklerine sahip olması onların dildeki konumunun sağlamlığının yeterince şekillendiğinin belirtisidir.
KAYNAKLAR
-
- Aslanov A. Müasir Azerbaycan dilinde grammatik kategoriyalar (inkarlık ve kemiyet kategoriyaları). Bakü, ADU neşri, 1963.
- Bayramov H. Azerbaycan dili frazeologiyasının esasları. Bakü “Maarif”, 1978.
- Hacıyev İ.Z. Fiillerin tesdik ve inkar formaları. Müasir Azerbaycan dili. Morologiya. Bakü, “İlm”, 1980.
- Hasanov H. Müasir Azerbaycan dilinin leksikası. Bakü, Bakü Üniversitesi neşriyatı, 2001.
- Kitabi – Dede Gorgud. Bakü, “Yazıcı”, 1988.
Bodrum: “Tarihten Bir Kesit Etrüskler” Kongresi için.
Sümer Dili ile Türk Dili karşılaştırmaları.
27.05.2007
Sümerliler
Bundan 6000 yıl önce Dicle ve Fırat nehirleri arası olan
Mezopotamya’nın güneyine gelip yerleşmiş, orada büyük bir uygarlık
kurarak en az 2000 yıl varlıklarını korumuşlardır. Onların
uygarlıklarının en önemli olayı dillerine göre bir yazı icat etmeleri,
okullar kurarak, kil üzerine yazarak o yazıyı geliştirip her
istediklerini yazabilmeleridir. Çiviyazısı adı verilen bu yazıyı ile
gerek Sümerliler zamanında var olan, gerek daha sonra tarih sahnesine
çıkan Orta Doğu milletleri de kendi dilleri için kullanmışlardır. 1800
yıllarının başlarından itibaren bu yazının ve dilinin çözülmesi
çalışmaları başlamış, Nineve’de Asurbanipal kitaplığının bulunması ile
yazının ve Asur dilinin 1855 yılında çözümü başarılmıştı. Okunan bazı
Asurca metinlerin satır aralarında başka dilde yazılmış satırlar
vardı. İlk olarak bu satırların İskit veya Turan dilinde yazılmış
olacağını ve yazının onlar tarafından icat edildiğini, Çiviyazılarını
çözmeyi başaran Rowlinson ileriye sürmüştü. 1869 da Jule Oppert bu
dile Sümerce adını verdi ve bu dilin Türk, Fin ve Macar dillerine
akraba olduğunu söyledi. 1874’de Francois Leonorment da dili Ural
Altay dil grubuna koyuyor. Joseph Halévy ise bunlara tamamıyla karşı
çıkarak bunun Sami Akadların özel bir amaçla uydurdukları dil, diye
tutturuyor. Onun bu direnişine başkaları da katılıyor ve 50 yıl kadar
bu sav sürüyor. Daha sonra güney Mezopotamya’da yapılan kazılarda çıkan
bol miktardaki Sümer belgeleri üzerinde büyük bir gayretle çalışıldı
sözlükleri, gramerleri yapılmaya başlandı. Bunlar üzerinde çalışanların
hepsi batılı bilginlerdi. Onlar Türkçe bilmiyorlardı. Türkçe’nin
etimolojik bir sözlüğü de yoktu. Yine de Fritz Hommel,[1] Diyakonov,
İzakar Andereyas[2], İrene İskenderi[3] gibi bilim insanları Sümer
dilini Fin, Kafkas, Uygur dillerine benzeterek bir hayli eş anlamlı
Türk ve Sümer kelimelerini karşılaştırmışlardır.
Herhangi
geniş bir çalışma yapmadan Sümer dilini Türk diline benzetenler
A.Falkenstein[4], Hartmut Schmökel, ve S.N. Kramer[5] dir. Kramer
hemen ekseri yazısında yeri geldikçe bunu tekrarlamıştır. Ölümümden iki
ay önce çevirisini yaptığım ve Türk Tarih Kurumu tarafından yayımlanan
“Tarih Sümer’de Başlar” kitabını eline aldığı 28 Eylül 1990’da bana
şöyle yazmıştı:
“Ne de olsa bu kitap büyük bir
olasılıkla Türkçe gibi bitişken bir dil konuşan ve Güney Mezopotamya’ya
6-7 bin yıl önce Orta Asya’nın herhangi bir yerinden göçmüş olan Sümer
halkı hakkında. Sümerlilerin Türklerle ilgili bir halk olduğu fikri
Atatürk zamanında geçerli idi. Böyle olabileceği hakikatten hiç de uzak
değildir”.
Sümeroloji Hocam Benno Landsberger de : “Sümer
dili, hem dil bakımından, hem de, bütün Asya boyunca dağlık bölgelerde
konuşulan dil olması bakımından önemlidir. Bu türden olup bugün hala
yaşayan dil Türk dilidir” diyor. Türkmen yazarları da Sümercenin daha
çok Türkmen Türkçesine benzediğini ileri sürüyorlar[6].
Sümer
dili ile Türk dilini karşılaştırmak o kadar kolay bir iş değil. Önce
yazılı kaynak olarak bu gün için elimizde Orhun kitabeleri var. Arada
4000 yıla yakın bir zaman dilimi bulunuyor. Bu süre içinde Türkçe
kuşkusuz bir çok değişikliklere uğradı. Diğer taraftan Sümerce
kendisinden çok ayrı bir gruba ait olan Akad dili yoluyla çözüldü.
Akadca da ı,o,ö,ü gibi sesli harfler ç, f, ğ, g gibi sessiz harfler
yok. Sümerce işaretlerin birkaç tür
okunuşu var.
Şöyle ki, somut bir kelimeyi anlatan resim yazısından çevrilmiş bir
işaret, o resim ile ilgili soyut anlamları da taşıyor. Örneğin : Göğü
ifade eden bir işaret hem gök, hem de tanrı anlamına geliyor. Ayrıca
ayni işaretin hece okunuşu da var. Bu bakımdan okunuşlarda yanlışlar
olabilir. Diğer taraftan Türkçenin en eski kelimelerini çeşitli Türk
dillerindeki okunuşlarını bildiren tam etimolojik sözlük yok. Ayni
şekilde DÖ. 3000 – 1850 yılları arasında yazılmış olan Sümer dilinin de
bir etimolojik sözlüğü yok. Kuşkusuz bu süre içinde Sümer dili de bir
hayli değişmiş olabilir. Karşılaştırmalar hiç de kolay değil. Sümer
dili Türk dilinde olduğu gibi kelimeler kök halinde, onlara ekler
yapılarak yeni kelimeler oluşturuluyor. Sümer dilinde Türk dilinde
olduğu gibi fiil bakımında çok zengin. Ses uyumu var. Erkek, dişi
ayrımı yok. Türkçede olduğu gibi kısa anlatımla geniş anlam veriliyor.
Karşılaştırmalardaki
bütün bu zorluklara rağmen son yıllarda Azerbaycan’dan Prof. Atakişi
Celiloğlu Kasım, Sümer işaretlerine yeni okunuşlar da vererek çok eski
Türk kelimeleriyle karşılaştırmalar yapmış ve onları “Sümerce kesin
Türkçedir” adlı bir kitapta toplamıştır[7]. S.N.Kramer’de Sümercenin
tam tercüme edilemediğini, ileride değişebileceğini söylüyor.
Yüksek
Mühendis Selahi Diker yaşamının kırk yılında bütün dillerle Türk dilini
karşılaştırmış ve sonunda bütün dillerin kaynağının Türkçe olduğunu
gösteren bir kitap yazmış[8].
İran’dan Roshan Kheyavi yazmaya
başladığı bütün Ural-Altay dillerinin etimolojisini kapsayan sözlüğün
ilk cildini yayımlamış. Bunda da başlangıç olmasına rağmen 101 kelime
içinde 35 Sümer kelimesi Türkçe köküne bağlanıyor.[9]
Prof.
Osman Nedim Tuna, 165 Sümer kelimesini, hem anlam hem de fonetik
bakımından uyan Türkçe kelimelerle eşleştirmiş. O, bu tezini Amerika’da
Türkolog ve Sümerologların olduğu kongrede sunmuş ve hemen hiç tartışma
olmadan bu tez kabul edilmiş.[10] Ona göre Sümerliler ile Türkler
arasında tarihsel bir ilişki bulunmasını, Türklerin en az 3500-4000 yıl
önce Anadolu’nun doğu bölgesinde yerleşmiş olmalarına bağlıyor. Türk
dili 5500 yıl önce bağımsız ve iki kollu bir dil olarak bulunuyordu.
İlk ana Türkçe ise 10.000 yıl eskiye gidiyor, diyor.
Türkmen
olan Begmyrad Gerey, Sümer kültürünü arkeolojik buluntular, mimarlık,
efsaneler, yer adları ve dil yoluyla Türkmen kültürü ile
karşılaştırmış, anlam ve fonetik bakımından Türkçe – Sümerce 295
kelimeyi eşleştirmiştir. Böylece, 5000 yıllık Sümer ve Türkmen
bağlarını bir kitap halinde göstermiştir.[11]
Bazı bilim
insanları, iki dil arasındaki benzer kelimeler için her yerde insan
zekasının aynı sözü bulabileceğini, bunların bir tesadüfe bağlı
olduğunu söylemişlerdir. Buna karşın ünlü dilci M. Swadesha, bilgisayar
kullanarak “Eğer iki ayrı dilde fonetik ve mana bakımından benzeyen
kelimeler, 100’den fazla ise bunların bağımsız olarak icad edilmiş olma
ihtimali birkaç milyonda birdir. Aynı şekilde çift kelimelerde 7’den
fazla olursa, o iki dil arasında tarihi bir ilişki vardır.” diyor.[12]
Osman
Nedim Tuna da; “En ideal şartlarda Sümerce ve Türkçede hem fonetik hem
de anlam bakımından benzer bir çift kelimenin bulunması 25 milyonda
birdir.” diyor. Buna göre; Sümerce ile fonetik ve anlamca benzer 10
kelimeyi bulmak İzmir’den Erzurum’a kadar olan mesafenin (1280 km) 1
mm.sinden daha azmış.[13]
Diğer taraftan bazı bilim
insanları da kelimelerin gelişi güzel karşılaştırmalarını doğru
bulmuyor, ancak ayni konulardaki kelimelerin uyması gerektiğini
söylüyor. Bunu 1975 yılında ilk uygulayan Olcas Süleyman. O, insan,
tanrı ve tabiat ile ilgili fonetik ve anlamda ayni olan 60 Türkçe ve
Sümerce kelimeyi bulmuş ve Rusça bir kitapta yayınlamış. Kitap rejim
değişinceye kadar yasak kalmış. Şimdi Türkçesi de var.[14]
Son
yıllarda bu çalışmalara Yüksek Mühendis Ünal Mutlu katıldı. O bir kubbe
tamirini yaparken kubbe yapmasını ilk kimler icat etti merakına düşmüş
ve araştırmaları onu Sümerlilere götürmüş. Sümerliler bütün kültürleri
başlattığına göre bu kültürlere ait kelimelerin de onlarda başlaması
gerek düşüncesiyle Sümer diline ait sözlük arıyor. Ancak internette
2500 kelimeyi kapsayan Sümerce İngilizce bir sözlük buluyor. Aslında
Sümer dilinin tam anlamıyla henüz sözlüğü yapılmadı. Philadelphia
Üniversite Müzesinde başlanan sözlük 2019 yılında tamamlanacakmış.
Fakat elde olan malzeme ile yapılan çalışmalar var. Ünal Mutlu
bunlardan yararlanarak, Kültür ve Sanat, Bilim, Siyaset, Mühendislik,
Ticaret gibi 20 konuya ait Sümerce kelimeleri buluyor. Bunların
çeşitli Türk dillerindeki karşılıklarını arıyor. Hatta daha ileri
giderek batı dilleriyle, Etrüskçe ile karşılaştırıyor ve inanılması güç
sonuçlar çıkarıyor[15].
Bunlardan başka D.Ö 2400 yıllarında
yazılı çiviyazılı belgelerde Türk adları bulundu. Bunlar o tarihlerde
Mezopotamya’ya akın eden ve orada 125 yıl kadar krallık sürdüren
Gut/Kut Krallarının adları idi. Bunları 1937 yılında D.T.C.Fakültesinde
Sümeroloji hocam Prof.B. Landsberger bir Türkolog ile yaptığı
çalışmasında saptadı. Kut’ların Mezopotamya da kaldığı 125 yıl boyunca
12 kralları oluyor. Bunlardan dördünün adı kendi zamanlarına yazılan
belgelerde, diğerleri de daha sonra yazılan kral listesinde. Bunlardan
Yarla, Yarlagan adı Orhon kitabelerinde, İnkişi adı da Enkiş olarak
Dede Korkut’ta bulunuyor.
Konumuzu toparlayacak olursak:
Sümer belgelerinin ilk okunuşundan itibaren Sümercenin Ural-Altay
dillerine benzediği söylenmiş. Daha sonra ayni anlam ve fonetikte olan
Sümerce ve Türkçe kelimeler karşılaştırılmış. Bu yeterli görülmeyerek
konulara göre karşılaştırma istenmiş. Son çalışmalarda bu da yapıldı ve
Türk dili ile Sümerce arasında büyük bir yakınlık ortaya çıktı, hatta
bazı kelimelerin zamanımıza kadar ulaştığı görüldü. Bilim insanları da
Türk dilinin çok sağlam, kolay kaybolmayan bir dil olduğunu kabul
ediyorlar. Bunlara göre Sümer dilinin Türk dili veya o dilin bir dalı
olduğunu, Türk dilinin de, Prof. Osman Nedim Tuna’nın öne sürdüğü gibi,
on bin yıl önceye kadar gittiğini korkusuzca söyleyebiliriz. Bunlara ek
olarak son yapılan arkeolojik buluntularda, yer adlarında, efsanelerde,
destanlarda Orta Asya, özellikle Türkmenistan ile Sümerliler arasında
pek çok benzerlikler, bağlantılar bulunmuştur. Sümerliler
Mezopotamya’ya daha göç etmeden Türkmenistan’da tarım ve hayvancılığın
başlamış olduğunu, Sümerlilerin en eski yazı işaretlerinden bazılarını
içeren bir de yazı bulunduğunu öğreniyoruz[16] Bunların hepsini
toplayınca Sümerlilerin Orta Asya’dan göç eden Türklerin bir kolu
olabileceği savı hiçte yabana atılamaz.
Muazzez İlmiye Çığ
Diversification of languages
Doç. Dr. Haluk BERKMEN
The Asiatic proto-language has been named as Nostratic by Russian linguists. This name immediately links the proto-language to Indo-European and especially to Latin, since Nostratic means “our stratum, our group” in Latin. I am of the opinion that the proto-language first became the common language of the large Eurasian continent and then diversified into several subgroups. This diversification into subgroups is shown in the Table below.
At the top of the Table we place the Proto-language of Central Asia which was once the single language of the whole Eurasian continent. During this period, groups of people (tribes) were mostly nomads and moved their herds from pastures to pastures depending on the weather conditions. The Proto-language of Central Asia evolved into Eurasian as time went by and as people started to form independent rural stable settlements. Eurasian should not be considered as a specific language spoken by real people, but rather as a definition linked to a new era of fixed settlements. One can loosely define Eurasian as the common language of the Neolithic period.
On the left side of the Table we see the language groups which evolved on the central, eastern, western and south-western parts of Eurasia. On the right side of the Table we find language groups which evolved on the north-eastern and south-eastern parts of Eurasia. These groups eventually left the mainland and spread over new continents. The language groups which still have a clear link to the original Proto-language are placed at the top of the list. As the link weakens and becomes murky the language groups move to the bottom of the list.
The vision supported by this Table is that presently there are two language groups that still have the strongest link to the original Proto-language. These are the Altaic group on the main Asiatic continent and the Eskimo-Aleut group extending from the north-eastern parts of Asia to the northern regions of America, up to the island of Greenland. It will be, therefore, most logical to start considering the Altaic language group in somewhat more detail.
The above Table shows the three main branches of the Altaic languages. In the center we have the extinct languages. These were, most probably, languages that split from Eurasian before the clear distinction of Uralic from Altaic. Therefore, one can still find many linguistic clues connecting these extinct languages to both Altaic as well as to Uralic languages. Research has been done on the linguistic connection of Sumerian to both Turkish as well as to modern Hungarian. The validity of these links can be demonstrated by showing their origin stemming from the forgotten realm of the Proto-language.
The Proto-language of Central Asia
The words of the Proto-language were all monosyllabic. These monosyllabic words were made out of strong velar and dental consonants joined to 8 different vowels. The vowels were grouped into two groups of 4, according to an internal sound harmony. The 4 thick vowels are a (as a in abut), ugh (as a strong velar i or y), o (as o in go) and u (as u in you). The 4 thin vowels are e (as e in bet), i (as in i in hit), ö/eu (as u in burn) and ü (as u in burette).
The vowels in one group were interchangeable and an “a” in a monosyllabic word could very well be replaced by a “u” as time went by. The same replacement could also take place within the vowels of the thin group. But no vowel belonging to one group could replace another vowel from a different group.
Regarding the consonants, the labials (produced with the lips) such as p, b, m, f and v as well as pair of velars (produced with the tongue) such as t with d, k with g, kh with q, l with r and z could also replace each other as a result of normal linguistic transformation. A clear example of such a transformation happened within the generic name “Uighur”. This generic tribal name was pronounced in a much stronger version as “Okhuz” in the ancient Proto-language. As a result of labialization the thick O became “Ui”, the thick “k” became “g” and the “z” became “r”. A further change happened with the softening of the “gh” into a “g”, ending up as Ugor, Ungar, Hungar, and Hungarian. This transformation tells us that the Ural language group including Hungarian, Finnish and Samoyed are offspring of the ancient Proto-language, closely related to the Altaic languages.
A similar change happened within Turkish which has a “z” and an “r” version. The more archaic z version is still alive in the Anatolian Oghuz Turkish. While the r version is found in the Chuvash Turkish. Chuvashia is an autonomous republic within present day Russia. In that Turkish dialect Oguz is pronounced as Ogur. “Kyz” (girl) is pronounced as “hyr”. The Chuvash language contains several similar cases.
Okhuz is formed of a root “Okh” and a suffix –uz, which is a clear indication that the Proto-language was agglutinative. Words could be formed by concatenating root words and suffixes. The root word “Okh” lost its strong h and became Ok to mean “arrow” in modern Turkish. With the suffix –uz “Okhuz” means “we are the arrow”. In this word we find several hidden meanings. First: “we are the arrow people and move as fast as an arrow”, second: “we are the warriors carrying arrows” and third: “we are the lucky superior ones”, since Ogur and Ugur mean both lucky and also superior. The word “ugur” changed a bit and became “augure” in French and “augury” in English to mean “good omen”.
The name Okh or Ogh did not represent a single tribe, but rather was the common generic name used during the early period of the Root-language. Being a hunter carrying a bow and an arrow was the prerogative of any adult male. This is why the word for “boy” in Turkish is Oghlan, meaning “acquire an arrow” or equivalently “become an adult”. Similarly, “Oksuz” or “Oeksuez” means a young person who lost his parent. In other words, having no adult person for protection. In this case the adult person is generally the mother, since the father is most of the time away from home.
A further transformation of Okh is found in the ancient tribal name Akh. There was a nation living in Mesopotamia named as Acadians and another one next to the Helens known as the Akha people. Another Akha tribe is found in southern China extending into Thailand.
The generic name Okh changed into Oc all over the southern cost of Europe. There is a rather large territory known as Occitania which is not anymore a legal or political entity. This cultural area, in which a language called “Lenga D’Oc” (Oc language or Occitan) was spoken, is located between Spain and northern Italy, comprising the totality of southern France.
The worldwide accepted OK (Okay) as an affirmation meaning “yes” has its roots in the Oc language. It was used to affirm the superiority of the Oc leader carrying a bow and an arrow and later on a spear. The large Oc territory is shown in the map below.
"All articles and pictures published in this page are the exclusive property of Haluk Berkmen. They cannot be copied and reproduced without his permission. If you want to get his permission, please contact us".